Yükleniyor...
Yazarlar :     Başlık :
Makaleler / Mehmet Emin Akyıldız
Makine

Aslen Zara’lı babasının öğretmenliği nedeniyle 1931 yılında İmranlı da doğan emin Amca’yı bir rastlantı sonucu tanıdık. Çocukluğunun, gençliğinin “memleketini” arıyordu, bizimde aradığımız gibi… ama o aradığı “memleketin”, komşumuz Zara’yı anı-öykü halinde yazılara dökmüştü.

Bazı insanlarımızın  da örnek alıp, yazmasına vesile olacağını dergimizde yer verdik  Emin amcamıza…”elleri dert görmesin, daha nice yıllar kalem tutsun “ dileğiyle teşekkür ediyor  “isteğimizi kırmadan” verdiği öykülerden birisini sizlere sunuyoruz.

Elde doğranan  kıymalar , parça etler kavrulmuş, “kavurma” tenekeleri doldurulmuş, yazdan alınan kalıp kalıp peynirler , çökelikle  birlikte tuzlanarak “küp” lere basılmış, evlerin toprak zeminlerinde peynir küpleri için ayrılmış olan yerlere gömülmüş , erişteler, kadayıflar kesilmiş, yufka börekleri katlanmış, kavrulmuş, kurutulmuş, tahta sandıklarla geniş raflara kaldırılmıştı.

Bostanlardan toplanma sırasına göre salatalık, taze fasulye, lahana, domates, dal turşuları sırlı küplere “vurulmuş”tu. Kasaba halkının bir kış boyu sebzesi olan soğan, patates, pancar, havuç, yer elmaları “telis”lerde veya açıkta, evin muhafazalı yerlerine donmayacak şekilde depo edilmiş , daha önce un, bulgur, yarmalar da, çuvallarda, telislerde yerlerini almış, odunlar kesilmiş, tezekler toplanmış, uzun süren kışın tüm hazırlıklarını, herkes imkanları nisbetinde bitirmişti.

Bu yoğun çalışmanın ardından , kimileri oğlunu, kimileri kızını evlendirme hazırlığı, kimileri hastanelerdeki hastalarını ziyaret veya kasabanın tek doktoru ! “Sıhhiye Alirıza Efendi’nin” tavsiye ettiği doktora muayene için, bazı aileler  ilkokulu bitiren çocuklarını o tarihlerde kasabada olmayan ortaokul, lise, enstitülerine kayıt için, gençler askerlik için, çarşı esnafı kış boyu  yollar kardan kapanmadan “toptancı”lardan  dükkanların noksanlarını tamamlamak için vilayete gidiyorlardı.

O dönemlerde yetmiş kilometre ilerdeki  vilayeti , askerlik yapanların dışında hiç görmeyen kasaba halkı çoğunluktaydı.

İşte böyle bir kasaba ile vilayetin ulaşımını sağalayan iki kamyon(makine) dan biri “şoför  İskender Efendi”nindi.

Şoför İskender;  henüz yeni mekanize olan ordu birliklerinde şans eseri şoför eğitimi görerek ehliyet almış bu “olağanüstü” becerisini  otuzsekiz model, üç buçuk tonluk “ KANADA FORD”u  ile değerlendiriyor ve bu uğraşı  kasaba ölçülerine göre  sahibine oldukça iyi bir gelir sağlıyordu.

Askerden önce  orta halli bir ailenin adı anılmayan sıradan, esmer, orta boylu, kuru, kavruk genci daha sonraları kasabalının “saygı değer” itibarlı “ŞOFÖR İSKENDER EFENDİ”  si olmuştu.

Garaj katibi Kazım Efendi  bir gün önceden buğday çuvalları yüklü kamyonla vilayete gidecek yolcuların  paralarını tahsil etmiş, ertesi gün saat dokuzda hareket edeceğini , o saatte garajda olmalarını tenbih etmişti.

Marangoz Halil Usta’nın hünerli ellerinden çıkma, vitrinli dolap şeklinde köşeli “şoför mahalli” li, uzun dar ahşap kasalı “KANADA FORDU” u ofisten buğday çuvallarını yüklemiş, akşamdan “Süleyman Ağa”nın kahvesinin karşısındaki garaja çekilmişti.

Yer bulamam kaygısı ile erkenden garaja gelen yolculardan bir kısmı çuvalların üstünde daha önlere oturmak için yerlerini almışlardı.

Eylül ortalarında sabahları soğuk olan hava saat dokuzdan sonra ısınmaya yazsonu güneşi ön tarafa erkenden oturan yolcuları bunaltmaya başlamıştı bile. Yerlerinden inip, kamyonun hareketine kadar gölgede beklemeyi göze alamıyorlardı. Çünkü, inenin yerine bir başkasının oturması işten bile değildi.

Kamyon hareketi saat on, onbir, bazen de on ikiye kadar uzayabilkiyordu. İskender Efendi’nin uyanması, giyinmesi, sabah çorbasını içip garaja gelmeden “Süleyman ağanın kahvede”  çayını, kahvesini içmesi daha sonra motorun yağını, suyunu, lastiklerin havasını kontrol etmesi saatleri buluyordu.

Kamyon üzerinde sıcaktan iyice bunalan yolcuların;

“yavru İskender Efendi ne zaman yola çıkacak” diye sızlanmaları koro haline dönüşünce şoför İskender cırtlak sesiyle ;

“N’olmuş yani, bir çayda mı içmeyecük”

“Patladığız mıgidecük işte”

Demesiyle, yolcular sus, pus olmuşlardı öyle ya! “Şoför Efendiyi sinirlendirmemek lazım, efendi”, “koskoca makinayı kullanıyor”, “maazallah bir kaza yapsa halimiz ne olur “, “neyse, sağlık olsun “, “akşama daha çok vaktimiz var” diye sineye çekerlerdi.

Muavinin marş kolunu çevirmesi ile “makine” çalışmış, garajdaki diğer yolcular kamyonun üzerinde salkım, saçak yerlerini almış, garajdan hareket edilmişti.

Şoförden başka üç yolcunun oturabileceği, set minderli ahşap şoför mahalline ise kasabanın ileri gelen ekabirleriyle eşleri “Reis Faik Efendi”nin konağı önünden veya yazıköydeki  subay evlerinin önünden dolardı. Dolayısiyle oralarda da bir süre oyalandıktan sonra kamyon yazıköyü, kışlaları, sınırdeğirmeninden  Devekse  önlerine kadar uzanan düz yolu hızla geride bırakmış, Devekse önünden Cencin yazısına, Yarasardan  Hafik çayırlarına kadar inişli, yokuşlu, virajlı yolları geçerek “Hafik” e ulaşmıştı. Bu süre çoğu zaman, lastik patlamadıkça bir buçuk, iki saati bulurdu.

Keskin virajlardan yer yer makadam yer yer stablize vaya ham toprak yolda meydana gelen sarsıntıdan kamyonun süratinden! Benzin kokusundan yolcuların çoğunu “tuttuğundan” Hafikte kamyondan iner inmez yol kenarına kusanlar, açılmak çin çeşmede yüzünü yıkayanlar , kahvenin önündeki bahçede mola çayı içen şöför İskender Efendi ve itibarlı yolcuları tarafından tebessümle izlenirdi.

Yaklaşık yarım saat süren bu molada makinenin eksilen suyu , yağı o tarihlerde Rusya’dan Azerbaycan’dan ithal edilip bakkallarda “soconi wakum” yazılı tenekelerde satılan benzini ikmal edilmiş yolcular yine kamyona salkım saçak binmiş, birbirlerine tekrar hayırlı yolculuklar dilemişti.

Cefakar kamyon Hafik –Sivas arası birkaç iniş yokuştan sonra Hanzar’ın yazıyı geçmiş dolan dolan aşan dik rampaları, sırtındaki gerçek tonajının iki misli yükle adeta ağlayarak, inleyerek tepeye ulaşmıştı.

Seyfebeli tepelerinden yedi sekiz kilometre ilerde oldukça geniş bir düzlüğe yayılmış vilayet bütün heybetiyle artık görünmüştü.

Daha önceleri vilayete gelenler  bu büyüklükte şehir görmeyenlere “bak işte orası Sivas” diye göstererek hava atarlardı.

Kamyon Tekke önünden, Fidanlıktan sonra , Kepçeliden… ta ! hükümet  konağı önüne kadar  uzanan parke döşeli Cumhuriyet Caddesi’nin, Mahkeme Çarşısı,Nalbantlar  başı kavşağından itibaren geniş kaldırımların taşhanın caddeye bakan  dükkanlarını “ şapka düşüren”  dört, beş katlı apartmanların altındaki pırıl pırıl aydınlık vitrinli mağazaları geçtikten sonra örnek oteli yakınlarında,caddenin sağ tarafında  kısa bir sapaktan  etrafı; tamirciler, lastikçiler, demirciler, kahvehane, aşçı dükkanları ile çevrili on, on beş kamyon alabilecek genişlikte toprak zeminli garaja ulaşmıştı.

 O çevrelerde yakınlarını bekleyenler garajlarda kamyonlardan inenlerin üzerlerini silkelemesi ile oluşan toz bulutundan kamyonun geldiğini anlar garaja, yakınlarını karşılamaya koşarlardı.

Vakir ikindiyi bir hayli geçmiş, yolcuların bir kısmı otellere , bir kısmı yakınlarının evlerine ellerinde  sepetlerde torbalarla dağılmaya başlamış ,İskender  Efendi  itibarlı yolcularına hemen oracıkta ısmarladığı yorgunluk çaylarını içirmiş, onları yol etmişti.

Cefakar kamyon , ertesi gün üzerindeki  buğdayları ofise teslim etmek için garajın münasip bir köşesine çekilmişti artık.

O dönemde kasabanın yegane motorlu aracı olan, hasret kavuşturan, dertlerimizi, sevinçlerimizi paylaşmış, yokluklara, yoksulluklara, geri kalmışlığa kadar ortağı ol muş kamyon (MAKİNA) hurdaya çıktıktan sonra, hurdası hangi potada eriyip, kimlere ,kazma, balta, nacak, orak olmuş; hangi köprüye, hangi eve demir olmuştur acep, kimbilir?... şimdilerde türlü çeşit taşıtlarla günü birlik gidip gelen , kasabanın gençlerine gösterecek bir resmi bile yok elimizde.

 

Yazar Adı : Mehmet Emin Akyıldız
Eklenme Tarihi : 1319550622
Bu makale 6392 kişi tarafından okundu.
Bu Makaleye Yapılan Yorumlar
Bu Makaleye Ait Kayıtlı Yorum Bulunamadı.
Bu Makaleye Yorum Yapın
Yorum yapabilmek için lütfen üye girişi yapınız.
YAZARIN DİĞER MAKALELERİ
Güncel Ekonomi Haberleri